Suriyeli Mültecilerin “Misafir” Olma Haline Misafirperverlik Hukuku ve Etiği Açısından Bakış

Özet: Bu çalışmada misafirperverlik kavramı Kant’ın misafirperverlik hukuku ile Derrida’nın Levinas’tan esinlenerek oluşturduğu misafirperverlik etiği düşüncesi açısından incelenmiş, Suriyeli mültecilere yönelik misafirlik söylemi Derrida’nın misafirperverlik düşüncesinden hareketle ele alınmıştır. Kant’ın misafirperverlik düşüncesinin köklerinin bulunduğu uluslararası sözleşmelerde mültecilik hakkı devletlerin insiyatifine bırakılarak sınırlandırılmıştır. Günümüzde egemen devletlere bakıldığında uluslararası hukuku sınırlandırdıkları ve mültecilerin sınırdan geçmesini engelleyen yasa ve yönetmelikler çıkardıkları görülmüştür. Cenevre Sözleşmesi’ne coğrafi kısıtlama şartıyla taraf olan Türkiye de iltica yasası ve politikasında sınırlamalar koymuştur. Suriyeli mültecilere yönelik geçici koruma yönetmeliği geçicilik ve mültecilerin acil ihtiyaçlarının karşılanması esası üzerinden düzenlenmiştir. Bu şekilde insan haklarından uzak, devletlerin çıkarını gözeten yasa ve politikaların dışında bir yol deneyimlemeye çalışan Derrida, koşulsuzluğu göz önünde bulundurarak yasa ve politikaların daha nasıl misafirperver yapılabileceğine dair sorgulamada bulunmuştur. Bu bağlamda misafirperverlik kavramını yapısöküme uğratmış, kavramın aporetik, çelişik ve imkansız yapısını ortaya koymuştur. Derrida’nın misafirperverlik düşüncesinden yola çıktığımızda Suriyeli mültecilere yönelik misafirlik söyleminin içinde barındırdığı çelişki, geçicilik, düşman ve istilacı imgesi, “biz” ve “onlar” ayrımı gazete haberlerinde ve toplum algısında gözlenebilmiştir. Derrida, iktidarı barındıran böylesi bir koşullu misafirperverliğin eşik, kapı olduğunu dolayısıyla misafirperverlik olmadığını belirtmiştir.

Anahtar kelimeler: Kant, Derrida, Levinas, Misafirperverlik, Etik, Hukuk, Suriyeli Mülteci.

The View of Syrian Refugees as a “Guest” in terms of Hospitality Law and Ethics

Abstract: In this paper, the concept of hospitality is examined in terms of Kant’s law of hospitality and Derrida’s philosophy of hospitality inspired by Levinas, and discourse of hospitality for Syrian ferugees is discussed in the spirit of Derrida’s hospitality. The right of refugees have been limited to the initiative of the states in international conventions which are inspired by Kantian peace theory. Nowadays, when we look at sovereign states, it is seen that they are limiting international law and passing laws and regulations preventing refugees from crossing borders. Turkey, which is a party of Geneva Convention with the condition of the geographical restriction, has also provided restrictions on the asylum law and policy. The temporary protection regulation for Syrian refugees is regulated for the principle temporariness and urgent needs of refugees. Derrida, tries to experience a way instead of the law and politics that care of interests of states that are far from human rights, questions how laws and policies can be made more hospitable. İn this contect, he deconstructs the concept of hospitality and reveals the aporetic, contradictory and impossible structure of the concept. Considering Derrida’s concept of hospitality, the discourse of hospitality regarding Syrian refugees involves controversy, temporariness, and impression of enemy and invader. Hence, the discourse creates a division between “us and them”, which is visible in the press and public opinion. Derrida states that such a conditional hospitality that protects the interests of the government is a door or threshold, so it is not an exact hospitality.

Keywords: Kant, Derrida, Levinas, Hospitality, Ethic, Law, Syrian refugee.

“Hak Temelli” Sosyal Politikadan “Hayırseverlik Temelli” Sosyal Politikaya Geçişte Sivil Toplum Örgütlerinin Rolü

Özet: Sosyal politikanın geleceğini tartışmak, aslında sosyal politika kurumlarının geleceğini ve aralarındaki işbölümünün niteliğini tartışmaktır. Nitekim devlet, aile, piyasa ve sivil toplum örgütleri şeklinde sayabileceğimiz bu kurumlar arasındaki ilişkinin niteliği, aslında her toplumun sosyal koruma rejimini de belirlemektedir. Bu kurumlar arası ilişkide asli ve değişmez olması gereken aktör devlettir. Yani devletsiz bir sosyal politika düşünmek mümkün değildir. Devletin bu değişmezliği içinde diğer kurumların rolü ise onu tamamlamaktır. Ancak son yıllarda neoliberal düşüncelerin başını çektiği bir dizi değişimle birlikte, devlet temelli refahtan, çoğulcu refah düzenine geçişin önü açılmaya çalışılmakta ve sivil toplum örgütlerinin rol ve sorumluluğu da yeniden tanımlanmaktadır. Bu süreçte, sosyal politika kurumları arasındaki geleneksel birbirini “tamamlama” ilişkisi, “ikame” ilişkisine dönüştürülmeye çalışılmakta ve devletin sorumluluğu diğer kurumlara devredilmeye çabalanmaktadır. Sosyal korumaya sadece maliyet penceresinden bakan ve sosyal harcamaları azaltmayı tek hedef olarak belirleyen bu bakış açısı, iddia ettiğinin aksine sosyal politikanın değişen toplum koşullarına uyarlanması ve geleceğinin güvence alınması değil, aksine “hak temelli sosyal politika” yaklaşımından uzaklaşıp, “hayırseverlik temelli sosyal politika” yaklaşımına geçiş anlamına gelmektedir. Sivil toplum örgütlerinin bizzat devlet tarafından güçlendirilmesiyle koşut yürütülmeye çalışılan bu süreç, kesin olarak vatandaşların sosyal politika haklarında bir gerilemeye işaret etmekte ve sivil toplum örgütlerinin geleneksel olarak üstlendiği bireylerin sosyal koruma rol ve sorumluluğunun da içini boşaltmaktadır.

Anahtar kelimeler: Sivil toplum örgütleri, Hak temelli sosyal politika, Refah, Sosyal koruma.

Roles of NGOs in the Transition from “Rights-Based” Social Policy to “Charity-Based” Social Policy

Abstract: Discussion of the future of social policy cannot be managed without referring to its institutions and the way of the labour division among them. The way of the relationship among these institutions, which are namely state, family, market and NGOs, sets the social protection regime of each society. The primal actor in this regime, which is also irreplaceable, is the state. Put differently, even imagining a social policy order where the role of the state is minor is almost impossible. Role of the other institutions under this irreplaceable characteristic of the state is just the completion of it. Along with a series of recent changes led by neoliberalism, however, a shift from state-based welfare to pluralism-based welfare is increasingly induced and roles and responsibilities of the NGOs are redefined. Traditional “relationship of completion” among social policy institutions is aimed to be turned into the “relationship of substitution” and ways of a handing-over in the responsibility of the state towards other institutions is also searched for. This point of view, which sees the measures of social protection only from the perspective of cost and strives for the decline of the level of social expenditures, means a moving away from the approach of rights-based social policy and conducting the approach of “charity-based social policy” instead, rather than the redefinition of the social policy according to the changing social order. This process, which is conducted in parallel with the empowerment of the NGOs directly by the state, clearly means a decline in the social policy rights of citizens and devaluation of the traditional social protection roles and responsibilities of the NGOs.

Keywords: NGOs, Rights-based social policy, Welfare, Social protection.

Post-Siyasal Eleştiri Açısından Liberalizm, Siyasal Alanın Sınırları ve Şiddet

Özet: Bu makale siyasal alanda şiddetin iki güncel formunu köken birliği içinde düşünmenin üzerinde duruyor: Güvenlik devleti ya da biyoiktidar gibi görünümler altında işleyen egemen iktidar formundaki şiddet biçimi ve uzlaşmaz/köktenci siyasi hareketler şeklinde siyasal alana kazınan şiddet biçimleri. Makale her iki şiddet biçimini birbirine bağlayan ortak bir temel olarak liberalizmin siyaset tasavvurunun sınırlarına dikkat çekiyor. Liberalizm siyasal toplumsal ihtilafları çoğulculuk ilkesi çerçevesinde ele aldığı; toplumsal-siyasal antagonizmanın gerektirdiği bir siyasal alan tasavvuru geliştiremediği ölçüde ya güvenlik devletine savruluyor ya da ihtilafa konu olan sorunları talileştirerek sürekli olarak erteleyen biçimsel bir demokrasi anlayışıyla yetiniyor. Bu durum, şiddet sorununun gölgesi altında düşünüldüğünde, liberal demokrasinin aslında siyasal bir demokrasi anlayışı açısından ontolojik sınırlara sahip olduğunu gösteriyor.

Anahtar kelimeler: Şiddet, Egemen şiddet, Liberalizm, Siyasal olan, Siyasal alan.

Liberalism, the Limits of Political Sphere and Violence in Post-Political Critiques

Abstract: This article points out the importance of considering the two current forms of violence in the political arena into a common base: violence in the form of sovereign power operating under security state or biopower practices and violence in the form of uncompromising/fundamentalist political movements scraped to the political arena. The article draws attention to the limited conception of politics in liberalism that causes two forms of violence. Liberalism is dealt with socio-political conflicts in the framework of the principle of pluralism. Therefore cannot develop a political conception of space required by the socio-political antagonism. As a result of this it either thrown to the security state or settles a conception of formal democracy that postpones permanently disputed problems. This case, considered under the shadow of violence, sheds light on the fact that liberal democracy has the ontological bounds especially considered in terms of of political democracy.

Keywords: Violence, Sovereign violence, Liberalism, The political, Political sphere.

Bir Siyaset ve Hukuk Etiği Sorunu Olarak 1982 Anayasasının ‘İktidar Prangası’

Özet: Örgütlü toplum yaşayışının temeli sayılabilecek bir yazılı kurallar bütünü meydana getirmek ve özellikle bu yoldan yöneticilerin keyfi davranışlarını önlemek düşüncesi insanlık tarihinin önemli aşamalarından biridir.
Batı’daki anayasacılık hareketleri sadece her devletin bir anayasası olması şeklinde sözde anayasacılık değil, anayasanın üstünlüğünün sağlanmasıyla anayasaya bağlı devlet fikrinin gelişmesi yönünde olmuştur. Olguların fiili durumu anayasal normların siyasi hayatın dinamikleriyle tam olarak bütünleşmesine imkân vermemektedir.
Genellikle bu gelişmelerin ortaya çıkardığı ‘belgeli sonuçlar’, bir siyaset ve hukuk etiği sorunu olarak siyasal-toplumsal yaşamda yer bulurlar. Bu hususun somut ve aktüel örneği 1982 Anayasasının üreterek “rejim” haline dönüştürdüğü ‘çoğunlukçu model’ olup, adeta anayasanın boynunda asılı duran bir madalyon gibi; bir yüzü ile ‘otoriteyi’, diğer yüzü ile de ‘demokrasiyi’ simgelemektedir. Otorite olarak ‘devlet iktidarını’, demokrasi olarak mutlak sayısal üstünlüğe olanak sağlayan ‘seçim sandığını’ ifade etmektedir.
Değerlerin hukuka aktarımının siyasal tasarımı “anayasanın kimliği” olarak toplumsal-siyasal yaşamda somutlaşmaktadır. Temel soru, bu kimliğin içinde “yurttaşın” kendini bulup bulamamasıdır. 1982 Anayasası bu soruyu yurttaş için “ödev”, siyasal iktidar için de “vesayet” olarak yanıtlamıştır. Çalışmanın yöneldiği temel hipotez anayasanın patolojik çıkmazında “siyasal iktidar” erkine hükümet edememesi için getirdiği “prangalar” ve nasıl aşılacağı sorunudur.

Anahtar kelimeler: Anayasa, Siyasal iktidar, Kurucu meclis, Siyasal sistem.

‘Shackles of Power’ in the Constitution of 1982 as an Ethical Issue of Politics and Law

Abstract: Formation of a corpus of (written) rules as a basis for organized public life, and in this wise the idea of preventing the arbitrary behavior of the governors and administrators could be considered one of the most important stages of the history of humanity.
Constitutionalist movement in the West is not only a movement through which each state could have a so-called formal constitution, on the contrary it aims to achieve a limited government bounded by the rule of law and supremacy of the constitution. In actuality, the dynamics of political life do not meet the constitutional norms. Generally, the ‘documented results’ of those historical developments take place in political and social life as an ethical issue of politics and law. Just that is the concrete and actual case of the majoritarian model which the Constitution of 1982 produced and transformed into current “regime”, so to say, a medallion around the neck of the constitution, just one side symbolizing the ‘authority’ while the other side ‘democracy’. It reflects authority as ‘state power’, and democracy as “the ballot box’ which allows absolute numerical superiority to majority.
As the “identity of the constitution”, the design of political through which the values transferred into the law becomes concrete in social-political life. The fundamental question is whether “citizens” can find themselves in that identity or not. The Constitution of 1982 responses that question as a “homework” for citizens, and “tutelage” for the political power.
The article ultimately concentrate on the question how the shackles of power pathologically formed in the constitution and the ways to overcome those problems.

Keywords: Constitution, Political power, Constituent assembly, Political system.

Antik Yunan Siyasal Düşünüşünde İnsan Doğası ve Toplum Anlayışı: Platon ve Aristoteles

Özet: Bu çalışma Platon ve Aristoteles’in insan doğası ve toplum anlayışına odaklanmaktadır. Bu iki düşünürün insan doğasını ve toplumu nasıl açıkladıklarına değinip, onların siyaset teorilerindeki yönetim anlayışlarında insan doğası ve topluma dair çıkarımlarının yerinin ne olduğu tartışılmaktadır. Buna göre Platon ve Aristoteles insanların doğaları gereği belli özelliklere sahip olduğu anlayışında ortaklaşmaktadırlar. Aynı şekilde ikisi de insanların doğuştan getirmiş olduğu bazı yetenekler olduğuna ve bu yeteneklerin insanların almış oldukları eğitimle geliştirilmesi gerektiği fikrinde aynı noktada bulunmaktadırlar. Diğer taraftan iki düşünüründe toplumu gerekçelendirme biçimleri aynıdır. Hem Platon hem de Aristoteles, insanların kendilerine yeten bir varlık olmamalarından ve bir başkasına gereksinim duymalarından dolayı toplum içinde yaşamak zorunda olduklarını düşünür. Platon ve Aristoteles arasındaki farklılıklara bakılacak olursa; Aristoteles, Platon’un varsaydığı idealar dünyasından bahsetmez. Ayrıca her insanın kendi içinde onu en iyiyi gerçekleştirmeye götüren bir ereğinin olduğunu söyler. Böylece insanların bir araya getirip kurdukları devletin de iyi bir devlet olduğu fikrine ulaşır. Platon kendi düşünmüş olduğu devlet modelinde insanların mayalarına göre toplumda iş yapmaları ve eğitim almalarını düşünürken, Aristoteles, doğrudan bazı insanların doğuştan aklıyla her şeyi sezebilen bir varlık olduğu için yönetici, bazılarının ise doğuştan bedensel kuvvetlerinin olması nedeniyle yönetilen olması gerektiğini düşünür.

Anahtar kelimeler: Platon, Aristoteles, İnsan, İnsan doğası, Toplum, Devlet, Yönetim.

Human Nature and the Notion of Society in Ancient Greek Political Thought: Plato and Aristotle

Abstract: This study focuses on the human nature and social understanding of Plato and Aristotle. The way how these two philosophers explain the human nature and society and the place of the interferences of human nation and society in their understanding of management in the political theories is discussed. Accordingly, Plato and Aristotle agree on the notion that people have certain characteristics inherently. Similarly, they defend the same point of view about people who are born with certain talents and about the necessity of developing these talents by education they receive. On the other hand, both philosophers has the same way of raising awareness in the society. Both Plato and Aristotle believe that it is hard to live in the society as people are not self-sufficient living-things and they always need others. Having a look at the differences between Plato and Aristotle, Aristotle does not talk about the world of ideas assumed by Plato. In addition, he says that every person has a goal inside to perform the best. Thus, he gets the idea that the state established by gathered people is a good state. Plato thinks that people should do work and receive education according to their background in the state model according to him, while Aristotle believes that some people should become administrators as they can directly predict everything with their innate intelligence and some people should become administrated as they have innate physical strength.

Keywords: Platon, Aristotle, Human, Human nature, Society, State, Government.

Muhsin Ertuğrul: Türk Sinemasının Kurucusu mu Yoksa Günah Keçisi mi?

Özet: Muhsin Ertuğrul (1892-1979), Cumhuriyet’in ilk yıllarında çektiği filmlerle Türk sinemasının genetik kodlarını oluşturmuştur. Ertuğrul hakkındaki literatürde daha çok Nijat Özön’ün yazdıkları egemendir. Özön’ün eleştirilerinden yola çıkanlar, Ertuğrul’u Türk sinemasındaki olumsuzlukların sorumlusu olarak görmüşlerdir. Alim Şerif Onaran’ın çalışmaları, Muhsin Ertuğrul hakkındaki önyargılı değerlendirmelerin etkisini bir ölçüde azaltmıştır. Ne var ki yokluklar içinde mücadele etmenin ve öncü olmanın zorlukları, Ertuğrul’un bir günah keçisi olarak görülmesini engelleyememiştir. Birçok sinema tarihçisinin de ifade ettiği gibi, Muhsin Ertuğrul’un tiyatroculuğu sinemacılığına ağır basmaktadır. Ertuğrul, ancak birkaç filminde vasatın üzerine çıkabilmiştir. Onun sinema mirası birçok açıdan eleştirilebilirse de Türkiye’de sinemanın varolabilmesi için harcadığı çaba göz ardı edilemez. Teknolojiye en çok bağlı sanat dalı olan sinemayı yokluklar içinde var edebilmiş olması Muhsin Ertuğrul’u Türk sinema tarihi içinde ayrıcalıklı bir yere oturtur. Muhsin Ertuğrul’un filmleri, Kemalist modernleşme projesinin sinemadaki yansıması olarak izlenebilir. Ertuğrul, Cumhuriyet devrimlerinin hayata geçirilmesi için özveriyle mücadele etmiş bir kültür adamıdır. Türk kadınını ilk kez beyaz perdeye çıkarmakla kalmamış; tüm hayatı boyunca Cumhuriyet’in ideallerinin sanat alanındaki temsilcisi olmuştur. Bu amaçla eğitmenlik, yönetmenlik, eleştirmenlik, oyunculuk ve çevirmenlik gibi birçok misyonu aynı anda yüklenmek zorunda kalmıştır. Salgın hastalıklarla boğuşmak ve nüfusunu en azından ilkokul düzeyinde eğitmek gibi öncelikleri olan bir ülkede tiyatro ve sinema sanatının temellerini atmıştır. Nitekim bu çalışmanın amacı, Muhsin Ertuğrul’un Türk sinemasındaki kurucu rolünü ortaya koymaktır.

Anahtar kelimeler: Türk sineması, Muhsin Ertuğrul, Cumhuriyet, Kurucu rol.

Muhsin Ertuğrul: The Founder or the Scapegoat of Turkish Cinema?

Abstract: Muhsin Ertuğrul (1892-1979) shaped the genetic codes of Turkish cinema with his films he shot in the early decades of the Rebuplic. The literature about Ertuğrul is dominated by Nijat Özön’s critics. Critics that are influenced by Özön’s arguments, held Ertuğrul responsible for the negativities of Turkish cinema. Alim Şerif Onaran’s studies reduced the effect of biased critics about Ertuğrul to some extent. However, the difficulties of struggling in a severe poverty and being a precursor did not prevent Ertuğrul from being considered as a scapegoat. Muhsin Ertuğrul’s theatrical identity supersedes his filmmaker identity as many historians of cinema stated before. Ertuğrul managed to go beyond average only in a few of his films. Even if his cinema heritage can be criticised in many ways, his effort for founding of Turkish cinema cannot be underestimated. Muhsin Ertuğrul has an exceptional place in the history of Turkish cinema because in severe poverty he managed to establish the cinema, which is the most technological branch of arts. Muhsin Ertuğrul’s films can be watched as a reflection of the Kemalist modernisation project. Ertuğrul was a man of culture who struggled to realize the revolutions of the Republic with self-devotion. He was not only the man who made the Turkish women appear in the silver screen but also he became a representative of the ideals of the Rebuplic in field of art during all his life. For this purpose, he was obliged to undertake many missions such as teaching, directing, criticising, acting and translating at the same time. He laid the foundations of theatre and cinema in a country where fighting against epidemic diseases and educating its population at least in a level of primary school were only priorities. Thus, the aim of this study is to put forward the founder role of Muhsin Ertuğrul in Turkish cinema.

Keywords: Turkish cinema, Muhsin Ertuğrul, The Republic, The role of founder.

Osmanlı Döneminde Kocaeli Sanayiinin Tarihi Gelişimi ve Osmanlı’da Sanayileşme Çabalarının Analizi

Özet: Çalışma kapsamında Kocaeli Sanayiinin gelişimi, Osmanlı’daki sanayileşme çabaları ve bu süreçte imparatorluğun geleneksel iktisadi sisteminde yaşanan dönüşüm serüveni eşliğinde incelenmektedir. 19. yüzyıldaki sanayileşme çabaları çerçevesinde, yüzyıllardır genel hatlarıyla korunarak süregelen Osmanlı iktisadi sisteminin bazı temel nitelikleri, -onyıllara yayılan bir çabayla- bu uğurda dönüştürülerek sınaî kalkınmanın koşullarına daha uygun hale getirilmiştir. Gerçekleştirilen sınaî yatırımlarda ilk aşamada yaşanan başarısızlıklara rağmen ısrarlı bir şekilde sürdürülen çabalar neticesinde, 19. yüzyılın sonlarına yaklaşılırken Osmanlı ekonomisi artık yeni koşullara intibak edebilmiş durumdadır. Öyle ki, bu süreçte gerçekleştirilen sınaî yatırımların bir kısmı uluslararası standartlarda üretim yapabilecek ölçüde başarı sağlamıştır. Ancak İttihat ve Terakki dönemindeki iktisadi ve siyasi politikalar, nihayet Avrupa sanayii ile intibak aşamasına gelmiş olan yüz yıllık sanayileşme kazanımlarını adeta yıkıma uğratmıştır. 19. yüzyıl boyunca devam eden sanayileşme ve fabrikalaşma sürecinin en önemli halkalarından birini de bugünkü Kocaeli şehri teşkil etmiştir. Bu süreçte İzmit Sancağı’nda tesis edilen ve Osmanlı sanayiinin en önemli alt kolu olan dokuma sanayii açısından İzmit Sancağı’nı bir sanayi merkezine dönüştüren fabrikaların, erken Cumhuriyet dönemindeki ilk büyük sanayi yatırımları için şehrin bir kuruluş yeri namzedi olarak değerlendirilmesinde de etkili olduğu düşünülmektedir.

Anahtar kelimeler: Kocaeli sanayi tarihi, Osmanlı’da sanayileşme, Sınaî kalkınma.

Historical Development of Kocaeli Industry in the Ottoman Period and
An Analysis of the Ottoman Industrialization Efforts

Abstract: In the scope of this study, the development of Kocaeli Industry is examined along accompany of industrialization efforts in Ottoman Empire and the adventure experienced in transformation of traditional economic system of empire through this process. Within the framework of industrialization efforts in the 19th century, some basic natures of Ottoman economic system that had been ongoing by protection in general frame were converted in this cause -with a big effort spread to decades- and it has been made more convenient with the terms of current industrial development. As approaching to the end of the 19th century, Ottoman economy was able to adapt to the new conditions brought about by industrial revolution, as a result of continuous efforts in a persistent manner despite the failures in industrial investments occurred in the early stages. More clearly, some of the industrial investments made in this process were successful to such an extent that can produce with international standards. However, economic and political policies in the period of the Committee of Union and Progress have almost destroyed the industrialization gains of one hundred years, which finally came to adaptation stage with European industry. Today’s city of Kocaeli constituted one of the most important parts of mentioned industrialization process that was ongoing in the 19th century. Factories established in Sanjak of Izmit in this process transformed Izmit city (Kocaeli) into an industrial centre in terms of textile industry, which is the most important sub-branch of Ottoman industry. In this study, it is deduced that this situation had a significant effect on the city of İzmit (or Kocaeli) to be considered as an alternative place for establishment of industrial investments during the early Republic period.

Keywords: History of Kocaeli industry, Ottoman industrialization, Industrial development.

Çokkültürlülük Bağlamında Türkiye’de Çokkültürcü Medya ve TRT Kürdi

Özet: Çokkültürlülük kavramı uzun bir geçmişe sahip olsa da çokkültürcü anlayış ve politikalar anlamında modern sonrası zamana denk gelmektedir. Etnik azınlıklara ve yerlilere yönelik geçmiş politikaların artık etkisini yitirdiği bir dönemde ortaya çıkan çokkültürcülük yaklaşımı, günümüz açısından, alternatif yaklaşımlarla birlikte halen anılmakta ve uygulanmaktadır. Türkiye’de de, 1990’lı yıllarda çeşitli nedenlerle dile getirilen, ancak uygulama açısından 2000’li yıllarda örneklerini gördüğümüz çokkültürcü liberal politikalar, medyaya da yansımıştır. Bu nedenle çalışmada söz konusu çokkültürcü politikaların Türkiye özelinde, medya örneklerine, kamu hizmeti yayıncılık anlayışı çerçevesinde değinilecektir. Bu bağlamda Türkiye’deki ilk çokkültürlü kamu hizmeti yayıncılık örneği olan TRT KÜRDİ’nin açılmasıyla sonuçlanan sürece dikkat çekilecektir.

Anahtar kelimeler: Çokkültürlülük, Çokkültürcülük, Türkiye, TRT, KÜRDİ.

Multiculturalist Media and TRT Kurdi in Turkey in the Contex of Multiculturalism

Abstract: Multiculturalism notion has coincided with postmodern era with respect to multicultural sense and policies in the world, even though the notion itself has a long historical background. Emerged in an era where old policies toward ethnic minorities and natives have become obsolete, multicultural view is still recognized and applied hand in hand with alternative views. As a matter of debate in 1990s, while not put into practice until 2000s in Turkey, multicultural liberal policies have found themselves wide media coverage in recent years. Therefore this study aims to shed a light on the process of launching TRT KURDI as the first multiculturalist broadcasting example in Turkey through investigating media examples from Turkey within the public broadcasting frame.

Keywords: Multiculturalism, Multicultural, Turkey, TRT, KURDI.

Türk Spor Basınında Cinsiyet Ayrımcılığı: Fotomaç ve Fanatik Gazeteleri Örneği

Özet: Toplumsal değerler sistemi erkekliğe ayrıcalıklı bir konum sunmaktadır. Erkekler, toplumsal alanda kendilerine yüklenen ağır işler sebebiyle bu ayrıcalıklı konumu hak ettiklerini düşünürler. Ailede başlayan toplumsal cinsiyet öğrenimi, sosyal ilişkilerle devam ettirilir. Bu öğrenimi kitlelere yayan bir araç olarak medya, toplumsallaşma sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. Toplumsal cinsiyetlerine göre kadınlığı ve erkekliği belirleyen ayrıştırma, ayrımcılık anlamı yüklenerek, sosyal kurumlar tarafından toplumun her alanında sürdürülmektedir. Ataerkil sisteme dayalı toplum yapısı, cinsiyet temelli ayrımcılığın ortaya çıkmasındaki başlıca sebeplerden birisidir. Ataerkil topluluklarda kadınlar her zaman geleneksel rolleriyle var olurlar. Çocukları büyütmek ve temizlik yapmak gibi sorumluluklar yüklenen kadının aksine erkek, gücün ve dayanıklılığın simgesi olarak görülür ve önemli işlerle görevlendirilir. Toplumun her alanında olduğu gibi kadınlar spor alanında da ikinci plana itilmektedir. Güç, rekabet, hırs ve çatışma konularıyla özdeşleştirilen spor alanı, erkekler kadar fiziksel güce sahip olmayan kadınları yok saymaktadır. Bu nedenlerden dolayı, spordaki kadın ve erkek eşitsizliği, bu çalışmanın odaklandığı temel noktadır. Spor basınının haber söylemi aracılığıyla yayılan erkek egemenliği konusu da bu çalışmanın üzerinde durduğu diğer bir önemli konudur. Bu bağlamda Türk spor basını, çalışmanın araştırma bölümü için seçilmiştir. Türk spor basının en önde gelen iki gazetesi, Fotomaç ve Fanatik gazetelerin 2013, 2014 ve 2015 yıllarındaki birer haftasına ait sayıları incelenip, cinsiyet ayrımcılığına yönelik bulgular araştırılmıştır.

Anahtar kelimeler: Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyetçilik, Spor, Spor Basını, Ayrımcılık.

Gender Discrimination in Turkish Sport Press: A Case Study on Fotomaç and Fanatik Newspapers

Abstract: The system of social values attributes masculinity an exclusive position. The man considers deserving this privileged position because of handling hard works in society. Starting in the family, gender knowledge is learned in social relations. Media, as an instrument of delivering this gender knowledge, plays an important role in socialization process. The separation that determines the femininity or masculinity in accordance with social genders, are implemented in every field of society by social institutions. Paternal social system is the main reason causing the gender-based discrimination. In paternal societies, the woman exists with her traditional roles. In contrast to the women whose duties are raising children and cleaning the house, the man is symbolized with strength, and durability and assigned with vital duties. As in the most fields of the society, the women are inferior to the men. The sport that is symbolized with strength, competition, ambition and conflict takes the women as a second class because of their lack of physical strength. Therefore, the inequality between the man and the woman is the main point in this study. Also, male dominance, which is spread via news of sport media, is another important point on which this study focuses. For the research, Turkish sport press was chosen. Fotomaç and Fanatik are the two leading newspapers in Turkish sport press. So, The sport news in Fotomaç and Fanatik published in 2013, 2014 and 2015 will be examined just for a whole week time period in order to find out gender discrimination.

Keywords: Gender, Sexism, Sports, Sporting Press, Discrimination.

Machiavelli’den Hobbes’a Rönesans Dönemi Siyaset Teorisinde İnsan Doğası ve Toplum Anlayışı

Özet: Bu çalışma Machiavelli’den başlayıp Hobbes’a kadar uzanan süreçte insan doğası ve toplum anlayışının nasıl ele alındığına ve bu anlayışın düşünürlerin kendi sistemlerindeki yerine odaklanmaktadır. Fakat çalışmada Yunan düşünürler Platon ve Aristoteles›ten başlayıp, Doğu düşünürleri Farabi ve İbn-i Sina’ya kadar insan doğası ve toplum tartışmalarına da yer verilmiştir. Böylece ele alınan dönemle, öncesinin kısa bir karşılaştırması yapılırken bu dönemin ayırıcı özelliği de gösterilmeye çalışılmaktadır. İnsan doğası tartışması düşünürler için kendi sistemlerini oluşturmada kilit rol oynamaktadır. Bundan dolayı Machiavelli, insanın açgözlü, çıkarcı olduğunu düşündüğü için yöneticiye dikkatli olması gerektiğini söylediği gibi, Hobbes, insanın doğası gereği kendi çıkarını düşünmeye yöneldiğini ve insanın insanla süren sonsuz bir savaşım içinde olduğunu düşündüğü için bu savaş halini bir barış hali olarak tesis edecek bir egemenlik sistemi geliştirmektedir. Diğer taraftan, düşünürlerin insan doğası tartışmaları, insanın diğer varlıklardan hangi yönüyle farklılaştığına dikkat çekerken, toplumun oluşma nedeni de yine insanın doğası gereği duyduğu gereksinimler veya doğasındaki eksiklikler itibariyle var olabileceğine odaklanmıştır.

Anahtar kelimeler: İnsan Doğası, Siyaset Teorisi, Hobbes, Machiavelli, Toplum.

The Human Nature and the Notion of Society in Renaissance Political Theory: From Machiavelli to Hobbes

Abstract: This study focuses on how the human nature and the the notion of society were evaluated during the period starting from Machiavelli to Hobbes and the position of such an understanding within the system of these philosophers. However, the article also considers the discussions on human nature and society including the Greek philosophers from Plato and Aristoteles to Eastern philosophers, such as Farabi and Avicenna. Thus, a comparison of the previous era and the subject matter has ben established. The discussions around the human nature have a principal role for the philosophers in forming their own systems. Like Machiavelli advises the leader to be cautious due to the greedy and selfish human nature, Hobbes considers the human beings tend to focus on their own interests as a result of human nature and that they are in a constant battle with each other, therefore, he develops a system of domination which would turn this state of war into a state of peace. On the other hand, the philosophical discussions on the human nature drawing on how human beings differ from other beings argue that the formation of the society depends on the needs and lack of human nature.

Keywords: Human Nature, Political Theory, Hobbes, Machiavelli, Society.