Annelik Sanatı: Erken Cumhuriyet Dönemi Çocuk Dergilerinde Çocuğun Bedensel Kurgusu

Özet: 19 ve 20. Yüzyılda modern devlet yapılarının yükselmesine bağlı olarak ulus-devletin sınırlarının korunması, savunulması ve ekonomik kalkınma yoluyla güçlendirilmesi gibi amaçlar çerçevesinde insan faktörü ve üretken durumda olan neslin bedeni, sağlığı, üretkenlik kapasitesi devletler için gittikçe önem kazanan bir alana dönüşmüştür. Zira modern iktidar yapıları, sahip oldukları biyo politika perspektifi ile nüfusu düzenleme sorumluluğu çerçevesinde toplumların gelecek ekonomik, sosyal, siyasal refahları, güvenlikleri açısından tüm bu alanın iktidar mekanizması tarafından “düzenlenmesini” gerçekleştiriyorlardı. Bahsi geçen düzenleyici denetim mekanizmaları çerçevesinde odaklanılan konuların başında, sahip olunan nüfusun doğum, ölüm, yaşam süresi, doğurganlık oranları, genel sağlık düzeyi, salgın hastalıklar, hastalıkların sıklığı, hijyen ve beslenme gibi konular gelmekteydi.
Bu bağlamda Türkiye’de Cumhuriyet döneminde giderek güçlenen modern devletin oluşumuna paralel olarak nüfus ve nüfus ekseninde gelişen tüm süreçler devletin, temel müdahale alanlarının başında gelmiştir. Zira Cumhuriyetin kuruluş süreci öncesinde süren uzun savaş dönemlerinde, üretim ve savunma süreçlerinde aktif durumda olabilecek nüfusun önemli bir kısmının kaybedilmesi, kalanların ise güçsüz, sağlıksız, bakımsız ve salgın hastalıklarla boğuşuyor olması nüfus meselesinin, ülkenin geleceği açısından ne derece önemli bir mesele olduğunu göstermiştir.
Bu çalışmada temelde erken Cumhuriyet döneminde nüfus ve nüfusun arttırılması ve çocuklardan başlanarak toplumun sağlıklılaştırılması eksenli çabaların, çocuk dergilerine nasıl yansıdığı? Çocuk bakımı konusundaki yetersizliklerin neler olduğu? Bu yönde annelere ve ebeveynlere dönemin çocuk dergileri aracılığıyla ne gibi sağlık öğütleri, önerileri ve mesajlar verildiği? Gelecekte Cumhuriyetin yetişkin vatandaşları olacak olan çocukların gündelik hayatlarında hangi alışkanlıklara sahip olmalarının idealize edildiği sorularına yanıt aranacaktır. Bununla beraber tüm bu anlatı ekseninde ortaya çıkan ve erken Cumhuriyet dönemi nüfus perspektifinde idealize edilen çocuğun beden formunun nasıl bir beden olduğu ve bu beden yapısının, içerisinde yaşanılan siyasal ve sosyal konjonktür ile olan bağı, neden böyle bir bedene ihtiyaç duyulduğu sorunsallaştırılacaktır.
Bu çalışmada erken Cumhuriyet döneminde, devletin çocuk dergileri aracılığıyla nüfusu yeniden düzenlemesinin hangi gerekçelerle, hangi yöntem ve öneriler eşliğinde gerçekleştiğine odaklanılmıştır. Bu çerçevede ülke nüfusunun artmasının önündeki en ciddi engellerin başında yaşanan çocuk ölümleri olduğu, bunu aşamanın yolu olarak da çocuk dergilerinde annelere ve ebeveynlere sağlıklı ve zinde nesilleri nasıl yetiştirmeleri gerektiği ile ilgili yöntem ve önerilere değinilmiştir. Böylece geleceğin sağlıklı beden yapısına sahip ve sağlık alışkanlıklarını yaşamın merkezine koyan yeni bir birey ve toplum anlayışının çocuk dergileri aracılığıyla nasıl inşa edilmeye çalışıldığı ortaya konmuştur.

Anahtar kelimeler: Modern Devlet, Çocuk Dergileri, Çocuk Bakımı, İdealize Beden.

The Art of Motherhood: Children’s Bodily Construction in Children’s Periodicals Duruing the Early Republic

Abstract: In the course of the rise of modern states throughout the 19th and 20th centuries, the do¬main of the human factor and as well as the body, health, and industrious capacity of its productive generations have acquired an ever increasing significance, as to the defence and protection of the boundaries of the nation-state and its economic development. Within their bio-political perspective and responsibility to regulate the population in relation to its prospective social, political, and eco¬nomic welfares and securities, modern structures of authority were implementing the “regulation” of this particular domain through a mechanism of power. Within the framework of these regulatory mechanisms of surveillance counted particularly themes such as the population’s birth, death, li¬fe-span, fertility rate, general health status, epidemics, frequency of illness, hygiene, and nutrition.
In this context, corresponding to the ever waxing structure of the modern state, the population as well as processes pivotal to the population have constituted a major sphere of intervention during the period of the Turkish Republic. Major losses of the population, which could have been actively emp-loyed in processes of production and defence, as result of long lasting wars prior to the foundation of the Republic, added by the remainder’s struggle with unattended and epidemic illnesses, proved just how important the matter of the population was for the future of the country.
This paper mainly seeks to answer how efforts pertaining to the population, attempts to increase the population and to improve the health of society starting from its children have been reflected in children’s periodicals during the period of the Early Republic. It aims to elaborate the designated insufficiencies in child care, and the corresponding suggestions and messages directed at mothers and parents in this period by the mediation of children’s periodicals, as well as the habits children, as future citizens of the Republic, were expected to acquire in their daily life. It will moreover be explored what type of body, idealized within the population perspective of the early Republic, emerges in the light of these descriptions, and why such a type of body had been called for.
The focus of this study are the particular reasons, justifications, the methods and recommendations that have accompanied the re-regulation of society by the mediation of children’s periodicals during the period of the early Republic. In this context, child death was counted among the primary obs¬tacles to population growth, and the means to surpass this problem were the methods and recom-mendations to mothers and parents of how to raise healthy and fit children illustrated in children’s periodicals. As such, the paper reveals how a new conception of the individual and society that puts the notion of a healthy body and healthy habits at its very centre has been attempted to be constitu-ted by means of children’s periodicals.

Keywords: Modern state, Children’s periodicals, Child care, Idealized body.

Sosyal Medyada Kitle Çeviri Üzerine Bir Araştırma

Özet: Bu araştırma, Türkiye’de “Sosyal Medya Çevirileri” örneğinde yaygınlaşan ve giderek po¬püler bir eylem haline geldiği düşünülen “Kitle Çeviri (crowdsourcing translation)” yöntemini inceleme amacını taşımaktadır. Çalışmanın temel sorunsalları; kitle çeviri yöntemiyle kitlesel üretimi yapılan çeviri eyleminin giderek popüler kültür ürünü haline gelmesi, popüler zeminde üretilen bu çevirilerin kalitesi, çeviriyi üreten çevirmenlerin kimliğidir. Araştırma kapsamında sosyal medya sitelerinden Facebook incelenerek Facebook’un Türkçeye çevrilmesine katkıda bulunan gönüllü çevirmenlere 16 soruluk anket uygulanmıştır. Araştırma sonucu yapılan değerlendirmeler uygulanan anket çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Değerlendirmeler yalnızca an-ket uygulanan grupla sınırlıdır. Araştırmanın ilk bölümünde kitle çevirinin popüler kültürdeki konumu değerlendirilmiş, ikinci bölümde sosyal medya sitesi Facebook örneğinde “kitle çeviri” olgusu incelenmiştir. Araştırmanın sonunda, kitle çeviri yöntemiyle kitlesel üretimi yapılan çeviri eyleminin nasıl bir dönüşüm içine girdiği izlenmektedir. Çeviri eyleminin giderek popüler kültür ürünü haline geldiği görülmektedir.

Anahtar kelimeler: Kitle çeviri, Sosyal medya çevirisi, Gönüllü çeviri/çevirmen.

A Study on Crowdsourcing Translation in Social Media

Abstract: This research aims to examine the Crowdsourcing Translation that is supposed to become a popular action recently in the example of “Social Media Translation” in Turkey. The main problematic of the study is translation (as an action) becoming popular culture material through crowdsourcing translation; the quality of the translations produced in that popular ground and identity of translators translating. Within the research, by examining one of the social media website called Facebook, 16 question survey was conducted to volunteer transla¬tors contributing Facebook Turkish translation. The results of the evaluation have emerged in the framework of the implementation of the survey. The evaluations are limited to the groups surveyed. In the first part, the position of crowdsourcing in popular culture is studied and in the second part “crowdsourcing translation” is analyzed. At the end of the study, it has seen how translation action transformed through crowdsourcing translation and become mass producti¬on ultimately and it seems to become a popular cultural product gradually.

Keywords: Crowdsourcing Translation, Social Media Translation, Volunteer translation/translator.

“İhtiyaç” Kavramı Ekseninde Sosyal Koruma: Temel İhtiyaçlar Yaklaşımı

Özet: İhtiyaç, somutlaştırılması ve tanımlanması güç bir kavramdır. Bu bağlamda, ihtiyaçların hangi ölçütlere göre belirleneceği, temel ve ileri ihtiyaçların neler olduğu, ihtiyaç içinde olanlarla olmayanların neye göre ve nasıl kesin olarak ayrılacağı gibi sorular sosyal refah ve koruma politikaları tasarlanırken sürekli sorulan ve tartışılan sorulardır. İhtiyaç temelli yaklaşım bu sorulara cevap olarak geliştirilmiş bir sosyal koruma yaklaşımıdır. Ancak genel anlamda ihtiyaç kavramının özünde bulunan sübjektif nitelikler ve içerdiği belirsizlikler nedeniyle, uygulaması kolay bir yöntem değildir. Bu nedenle, uygulamada herkesi kapsayabilmek adına “temel ihtiyaçlar” şeklinde bir daraltmaya gidilmiştir. Temel ihtiyaçlar yaklaşımının amacı, bireyin tam gelişimi için gereken fırsatları sağlamak ve bu amaçla belli gruplar için belli kaynakları tahsis etmektir. Temel ihtiyaçlar yaklaşımının özü, gerçek yaşam düzeyiyle ihtiyaçlar arasındaki boşluğun diğer alternatif yaklaşımlara göre çok daha kısa sürede ve mümkün olan en az miktarda kaynak kullanılarak doldurulmasıdır. Ancak bu yaklaşım, teoriden kaynaklanan ciddi eksiklikleri nedeniyle hak temelli yaklaşımın sağladığı sosyal koruma güvence düzeyini sağlamaktan uzak görünmektedir.

Anahtar kelimeler: İhtiyaç, Temel ihtiyaç, Sosyal koruma, Sosyal politika.

Social Protection on the Base of “Needs”: Basic Needs Approach

Abstract: Needs are not easy to define. In this sense, the questions of which criteria are applied to determine needs, what the basic and further needs are, how the ones who are in need are distinguished from the others etc. are constantly asked while designing policies of social welfare and protection. Needs based approach is a social protection mechanism which was introduced as a response for these questions. Yet, it is not an easy measure to take due to the subjective features and uncertainties in the very nature of the concept of need itself. Therefore, a conceptual restriction, in the form of “basic needs”, was applied in practice. The purpose of basic needs approach is the provision of the required opportunities in order to reach a full-development of individuals and allocate certain resources for certain groups in conformity with this purpose. The core of basic needs approach is to fill in the gap between actual living standards and needs in such a shorter time and the least resources as much as possible in comparison with other alternative approaches. This approach, however, seems far beyond the rights-based approach in the performance of the provision of social protection due to the major shortcomings stemming from the theory itself.

Keywords: Needs, Basic needs, Social protection, Social policy, Welfare.

Tüketim, Tüketim Toplumu ve Tüketim Kültürü: Karşılaştırmalı Bir Analiz

Özet: Bu makale, tüketim, tüketim toplumu ve tüketim kültürü kavramlarına odaklanmak¬tadır. Bu kavramların literatürde nasıl tanımlandığına değinerek, karşılaştırmalı bir analizi¬ni sunmayı amaçlamaktadır. Ayrıca bu makalede tüketim olgusu başta olmak üzere, tüketim toplumu ve tüketim kültürünün günümüzde ne ifade ettiğine odaklanılmaktadır. Bu bağlamda ihtiyaçların manipülasyonu tezi, gösteri toplumu kuramı, reklamın bir tüketim propagandası olduğu yönündeki iddia ve tüketimin fazla ürüne sahip olmayla herhangi bir bağlantısının olmadığını ileri süren düşünce ele alınmaktadır. Tüketim olgusunun iktisadi, sosyal ve kültürel olmak üzere çeşitli boyutlarını ele alan literatürün karşılaştırmalı bir analizi üzerine kurulan bu çalışmada, sadece bir şeyler satın almanın insanları tüketici yapmadığına, insanın ihti¬yacına tekabül eden nesneleri tüketmesinin onu tüketiciye dönüştürmediğine değinilmektedir. Tüketim toplumunda, tüketimin artık ihtiyaçtan dolayı gerçekleşmediğine aksine bizzat tüketi¬min kendisinin bir ihtiyaç haline geldiğine odaklanılmaktadır. Böyle olduğu için de insanların artık kültür yaratmadıklarına “tüketim kültürü”nün nesnelerine eklemlenerek kendilerini var ettiklerine dikkat çekilmektedir. Bu doğrultuda genel olarak çağımızın artık tüketim kültürü¬nün hüküm sürdüğü bir çağ olduğu iddia edilmektedir. Bireyin artık tüketimle, kültürüne dair bir ifade biçimi ortaya koymadığı tam tersine artık tüketim nesnesinin kendisinin birey için bir imaj ve mesaj iletimi halini almış olduğu tartışılmaktadır. Bu anlamda tüketim kültürünün, kendi kültürünü her yere sirayet ettirmiş olduğu gösterilmektedir.

Anahtar kelimeler: Tüketim, Tüketim kültürü, Tüketim toplumu, Birey, Baudrillard.

Consumption, Consumption Society and Consumption Culture: A Comparative Analysis

Abstract: This paper centres on the notions of consumption, consumption society and consumption culture. It seeks to present a comparative analysis by addressing the ways these notions have been defined in the literature. The paper moreover focuses on the contemporary meanings of these notions, with a prior focus on the consumption phenomenon. In this context, the manipulation of needs thesis, the society of spectacle theory, the claim that advertisement is a means to boost consumption and the notion that consumption is not related to the amount of purchased goods are tackled in this work. Based upon a comparative analysis, which addresses the social, cultural and economic dimensions of the consumption phenomenon, it touches upon the notion that the mere purchase of goods and their mere consumption in proportion to a person’s needs does not automatically qualify people as consumers. It focuses on the point that in consumption society consumption does not accrue out of a need anymore; instead consumption itself becomes the need in consumption society. Consequently, people realize themselves not anymore by producing culture, but by being merely added to the very objects of “consumption culture”. As such, this paper argues that our age largely corresponds to an age dominated by consumption culture. Through consumption, the individual ceases to produce expressions relating to its culture. On the contrary, the commodity of consumption itself becomes the image and communication vehicle of the individual. The study thereby seeks to demonstrate the extent to which consumption culture has spread its very own culture into all areas of life.

Keywords: Consumption, Consumption Culture, Consumption Society, Individual, Baudrillard.

Parlamenter ve Başkanlık Sistemiyle Yönetilen Ülkelerde Gelir Dağılımı Eşitsizliği ve Yoksulluk

Özet: Bu makalede parlamenter, başkanlık ve yarı başkanlık sistemiyle yönetilen ülkeler gelir dağılımı eşitsizliği ve yoksulluk bakımından incelenmektedir. Bu şekilde, yönetim sistemlerinin avantaj veya dezavantajlarına dair hipotetik tartışmaların aşılması, somut araştırma sonuçları üzerinden yönetim sistemlerinin niteliğine dair daha rafine bilgiye ulaşılması amaçlanmıştır. Çalışmanın ilk kısmında, dünyada hangi ülkelerin parlamenter sistemle, hangilerinin başkanlık ve yarı başkanlık sistemleriyle yönetildiği belirlenmiş ve tasnif edilmiştir. İkinci bölümde, yüz elliden fazla ülkenin gelir dağılımı eşitsizliği – Gini Endeksi (Dünya Bankası tahmini) yönetim sistemlerine göre gözden geçirilmiş ve karşılaştırılmıştır. Üçüncü bölümde ise Oxford Yoksulluk ve İnsani Gelişme Girişimi’nin Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi’ndeki yüz bir ülkenin yoksulluk seviyesi rakip siyasi sistemlere bağlılıkları açısından incelenmiştir. Çalışmanın sonuçlarına göre, parlamenter sistemle yönetilen ülkelerde gelir dağılımı eşitsizliğinin daha az olduğu, bu ülkelerin benzer şekilde yoksulluk açısından da daha olumlu durumda olduğu tespit edilmiştir. Başkanlık ve yarı başkanlık ülkelerinin ise bilakis her iki kategoride de olumsuz durumda bulunduğu belirlenmiştir.

Anahtar kelimeler: Parlamenter sistem, Başkanlık sistemi, Yarı başkanlık sistemi, Gelir dağılımı eşitsizliği, Gini endeksi, Yoksulluk.

Inequality of Income Distribution and Poverty in Countries Governed by Parliamentary and Presidential Systems

Abstract: In this article, parliamentary, presidential and semi-presidential governments are examined in terms of inequality of income distribution and poverty. In this way, it is aimed that hypothetical discussions about the advantages or disadvantages of political systems can be overcome and more refined knowledge about the nature of political systems can be reached through the concrete results of the analyses. In the first part of the study, it is determined and classified which countries in the world are governed by parliamentary system and which are governed by presidential and semi-presidential systems. In the second part, inequality of income distribution, measured by Gini Index (World Bank estimate) in more than one hundred and fifty countries of the world are reviewed and compared by parliamentary, presidential and semi-presidential systems. And in the third part, the poverty levels of one hundred and one countries in Multidimensional Poverty Index, which is developed by Oxford Poverty and Human Development Initiative, are assessed in terms of their affiliation to the competing political systems. According to the results of the study, it is found that inequality of income distribution is less in the countries governed by the parliamentary system, and in a similar way, it is more favorable in terms of poverty. Presidential and semi-presidential countries were found to be in somewhat negative condition in both categories.

Keywords: Parliamentary system, Presidential system, Semi-presidential system, Inequality of income distribution, Gini index, Poverty.

XVI. Yüzyıl’da Osmanlı İmparatorluğu’nda ve İngiltere’de Vergi Toplama Usûlleri

Özet: Bu çalışmada sosyal hayat ve devletin vergi toplama sorunu arasındaki ilişki İngiltere ve Osmanlı İmparatorluğu örnekleri mukayese edilerek anlatılmaya çalışılmaktadır. İktisat tarihi çalışmalarında kurumların etkisi son yıllarda öne çıkmaktadır. Ortaçağ Avrupa’sının yaşadığı sosyo-ekonomik dönüşümler ve kırılmalar uzun süreçte Avrupa lehine işleyen bir sistem oluştururken, Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel bir toplum düzeni içinde biçimlenen iktisadi kurumları daha farklı bir model üzerine kurulu olduğu için kurumların devamlılığı sağlanamamıştır. Hiç şüphesiz kurumlar ve devletin mali politikaları arasındaki bağlar bu sürecin belirlenmesinde etkili olmuştur. Makalede iki sistem arasındaki uygulamalar dikkate alınmak suretiyle kurumlar ve vergi toplamayla ilgili yeni bakış getirilmeye çalışılmıştır.

Anahtar kelimeler: Kilise, Aristokrasi, Vergi, Tüccar, İmparatorluk ekonomisi, Ortaçağ.

Tax Collection Methods in the Ottoman Empire and England in XVIth Century

Abstract: In this study, relationship between social life and tax collection problem of government is aimed to explain with comparison between examples of England and Ottoman Empire. In recent years influence of institutions in economic history studies became prominent. While socio-economic transitions and breakings in Medieval Europe created a system which works for the Europe’s benefit; Ottoman Empire’s economic institutions’ which took form in a traditional societal order couldn’t maintain because they built on a different model. Undoubtedly bonds between institutions and fiscal policies of government were effective on specification of this process. In this paper, a new perspective built about institutions and tax collection in order to considering these two systems.

Keywords: Church, Aristocracy, Tax, Merchant, Economics of empire, Middle Age.

Suriyeli Mültecilerin “Misafir” Olma Haline Misafirperverlik Hukuku ve Etiği Açısından Bakış

Özet: Bu çalışmada misafirperverlik kavramı Kant’ın misafirperverlik hukuku ile Derrida’nın Levinas’tan esinlenerek oluşturduğu misafirperverlik etiği düşüncesi açısından incelenmiş, Suriyeli mültecilere yönelik misafirlik söylemi Derrida’nın misafirperverlik düşüncesinden hareketle ele alınmıştır. Kant’ın misafirperverlik düşüncesinin köklerinin bulunduğu uluslararası sözleşmelerde mültecilik hakkı devletlerin insiyatifine bırakılarak sınırlandırılmıştır. Günümüzde egemen devletlere bakıldığında uluslararası hukuku sınırlandırdıkları ve mültecilerin sınırdan geçmesini engelleyen yasa ve yönetmelikler çıkardıkları görülmüştür. Cenevre Sözleşmesi’ne coğrafi kısıtlama şartıyla taraf olan Türkiye de iltica yasası ve politikasında sınırlamalar koymuştur. Suriyeli mültecilere yönelik geçici koruma yönetmeliği geçicilik ve mültecilerin acil ihtiyaçlarının karşılanması esası üzerinden düzenlenmiştir. Bu şekilde insan haklarından uzak, devletlerin çıkarını gözeten yasa ve politikaların dışında bir yol deneyimlemeye çalışan Derrida, koşulsuzluğu göz önünde bulundurarak yasa ve politikaların daha nasıl misafirperver yapılabileceğine dair sorgulamada bulunmuştur. Bu bağlamda misafirperverlik kavramını yapısöküme uğratmış, kavramın aporetik, çelişik ve imkansız yapısını ortaya koymuştur. Derrida’nın misafirperverlik düşüncesinden yola çıktığımızda Suriyeli mültecilere yönelik misafirlik söyleminin içinde barındırdığı çelişki, geçicilik, düşman ve istilacı imgesi, “biz” ve “onlar” ayrımı gazete haberlerinde ve toplum algısında gözlenebilmiştir. Derrida, iktidarı barındıran böylesi bir koşullu misafirperverliğin eşik, kapı olduğunu dolayısıyla misafirperverlik olmadığını belirtmiştir.

Anahtar kelimeler: Kant, Derrida, Levinas, Misafirperverlik, Etik, Hukuk, Suriyeli Mülteci.

The View of Syrian Refugees as a “Guest” in terms of Hospitality Law and Ethics

Abstract: In this paper, the concept of hospitality is examined in terms of Kant’s law of hospitality and Derrida’s philosophy of hospitality inspired by Levinas, and discourse of hospitality for Syrian ferugees is discussed in the spirit of Derrida’s hospitality. The right of refugees have been limited to the initiative of the states in international conventions which are inspired by Kantian peace theory. Nowadays, when we look at sovereign states, it is seen that they are limiting international law and passing laws and regulations preventing refugees from crossing borders. Turkey, which is a party of Geneva Convention with the condition of the geographical restriction, has also provided restrictions on the asylum law and policy. The temporary protection regulation for Syrian refugees is regulated for the principle temporariness and urgent needs of refugees. Derrida, tries to experience a way instead of the law and politics that care of interests of states that are far from human rights, questions how laws and policies can be made more hospitable. İn this contect, he deconstructs the concept of hospitality and reveals the aporetic, contradictory and impossible structure of the concept. Considering Derrida’s concept of hospitality, the discourse of hospitality regarding Syrian refugees involves controversy, temporariness, and impression of enemy and invader. Hence, the discourse creates a division between “us and them”, which is visible in the press and public opinion. Derrida states that such a conditional hospitality that protects the interests of the government is a door or threshold, so it is not an exact hospitality.

Keywords: Kant, Derrida, Levinas, Hospitality, Ethic, Law, Syrian refugee.

“Hak Temelli” Sosyal Politikadan “Hayırseverlik Temelli” Sosyal Politikaya Geçişte Sivil Toplum Örgütlerinin Rolü

Özet: Sosyal politikanın geleceğini tartışmak, aslında sosyal politika kurumlarının geleceğini ve aralarındaki işbölümünün niteliğini tartışmaktır. Nitekim devlet, aile, piyasa ve sivil toplum örgütleri şeklinde sayabileceğimiz bu kurumlar arasındaki ilişkinin niteliği, aslında her toplumun sosyal koruma rejimini de belirlemektedir. Bu kurumlar arası ilişkide asli ve değişmez olması gereken aktör devlettir. Yani devletsiz bir sosyal politika düşünmek mümkün değildir. Devletin bu değişmezliği içinde diğer kurumların rolü ise onu tamamlamaktır. Ancak son yıllarda neoliberal düşüncelerin başını çektiği bir dizi değişimle birlikte, devlet temelli refahtan, çoğulcu refah düzenine geçişin önü açılmaya çalışılmakta ve sivil toplum örgütlerinin rol ve sorumluluğu da yeniden tanımlanmaktadır. Bu süreçte, sosyal politika kurumları arasındaki geleneksel birbirini “tamamlama” ilişkisi, “ikame” ilişkisine dönüştürülmeye çalışılmakta ve devletin sorumluluğu diğer kurumlara devredilmeye çabalanmaktadır. Sosyal korumaya sadece maliyet penceresinden bakan ve sosyal harcamaları azaltmayı tek hedef olarak belirleyen bu bakış açısı, iddia ettiğinin aksine sosyal politikanın değişen toplum koşullarına uyarlanması ve geleceğinin güvence alınması değil, aksine “hak temelli sosyal politika” yaklaşımından uzaklaşıp, “hayırseverlik temelli sosyal politika” yaklaşımına geçiş anlamına gelmektedir. Sivil toplum örgütlerinin bizzat devlet tarafından güçlendirilmesiyle koşut yürütülmeye çalışılan bu süreç, kesin olarak vatandaşların sosyal politika haklarında bir gerilemeye işaret etmekte ve sivil toplum örgütlerinin geleneksel olarak üstlendiği bireylerin sosyal koruma rol ve sorumluluğunun da içini boşaltmaktadır.

Anahtar kelimeler: Sivil toplum örgütleri, Hak temelli sosyal politika, Refah, Sosyal koruma.

Roles of NGOs in the Transition from “Rights-Based” Social Policy to “Charity-Based” Social Policy

Abstract: Discussion of the future of social policy cannot be managed without referring to its institutions and the way of the labour division among them. The way of the relationship among these institutions, which are namely state, family, market and NGOs, sets the social protection regime of each society. The primal actor in this regime, which is also irreplaceable, is the state. Put differently, even imagining a social policy order where the role of the state is minor is almost impossible. Role of the other institutions under this irreplaceable characteristic of the state is just the completion of it. Along with a series of recent changes led by neoliberalism, however, a shift from state-based welfare to pluralism-based welfare is increasingly induced and roles and responsibilities of the NGOs are redefined. Traditional “relationship of completion” among social policy institutions is aimed to be turned into the “relationship of substitution” and ways of a handing-over in the responsibility of the state towards other institutions is also searched for. This point of view, which sees the measures of social protection only from the perspective of cost and strives for the decline of the level of social expenditures, means a moving away from the approach of rights-based social policy and conducting the approach of “charity-based social policy” instead, rather than the redefinition of the social policy according to the changing social order. This process, which is conducted in parallel with the empowerment of the NGOs directly by the state, clearly means a decline in the social policy rights of citizens and devaluation of the traditional social protection roles and responsibilities of the NGOs.

Keywords: NGOs, Rights-based social policy, Welfare, Social protection.

Post-Siyasal Eleştiri Açısından Liberalizm, Siyasal Alanın Sınırları ve Şiddet

Özet: Bu makale siyasal alanda şiddetin iki güncel formunu köken birliği içinde düşünmenin üzerinde duruyor: Güvenlik devleti ya da biyoiktidar gibi görünümler altında işleyen egemen iktidar formundaki şiddet biçimi ve uzlaşmaz/köktenci siyasi hareketler şeklinde siyasal alana kazınan şiddet biçimleri. Makale her iki şiddet biçimini birbirine bağlayan ortak bir temel olarak liberalizmin siyaset tasavvurunun sınırlarına dikkat çekiyor. Liberalizm siyasal toplumsal ihtilafları çoğulculuk ilkesi çerçevesinde ele aldığı; toplumsal-siyasal antagonizmanın gerektirdiği bir siyasal alan tasavvuru geliştiremediği ölçüde ya güvenlik devletine savruluyor ya da ihtilafa konu olan sorunları talileştirerek sürekli olarak erteleyen biçimsel bir demokrasi anlayışıyla yetiniyor. Bu durum, şiddet sorununun gölgesi altında düşünüldüğünde, liberal demokrasinin aslında siyasal bir demokrasi anlayışı açısından ontolojik sınırlara sahip olduğunu gösteriyor.

Anahtar kelimeler: Şiddet, Egemen şiddet, Liberalizm, Siyasal olan, Siyasal alan.

Liberalism, the Limits of Political Sphere and Violence in Post-Political Critiques

Abstract: This article points out the importance of considering the two current forms of violence in the political arena into a common base: violence in the form of sovereign power operating under security state or biopower practices and violence in the form of uncompromising/fundamentalist political movements scraped to the political arena. The article draws attention to the limited conception of politics in liberalism that causes two forms of violence. Liberalism is dealt with socio-political conflicts in the framework of the principle of pluralism. Therefore cannot develop a political conception of space required by the socio-political antagonism. As a result of this it either thrown to the security state or settles a conception of formal democracy that postpones permanently disputed problems. This case, considered under the shadow of violence, sheds light on the fact that liberal democracy has the ontological bounds especially considered in terms of of political democracy.

Keywords: Violence, Sovereign violence, Liberalism, The political, Political sphere.

Bir Siyaset ve Hukuk Etiği Sorunu Olarak 1982 Anayasasının ‘İktidar Prangası’

Özet: Örgütlü toplum yaşayışının temeli sayılabilecek bir yazılı kurallar bütünü meydana getirmek ve özellikle bu yoldan yöneticilerin keyfi davranışlarını önlemek düşüncesi insanlık tarihinin önemli aşamalarından biridir.
Batı’daki anayasacılık hareketleri sadece her devletin bir anayasası olması şeklinde sözde anayasacılık değil, anayasanın üstünlüğünün sağlanmasıyla anayasaya bağlı devlet fikrinin gelişmesi yönünde olmuştur. Olguların fiili durumu anayasal normların siyasi hayatın dinamikleriyle tam olarak bütünleşmesine imkân vermemektedir.
Genellikle bu gelişmelerin ortaya çıkardığı ‘belgeli sonuçlar’, bir siyaset ve hukuk etiği sorunu olarak siyasal-toplumsal yaşamda yer bulurlar. Bu hususun somut ve aktüel örneği 1982 Anayasasının üreterek “rejim” haline dönüştürdüğü ‘çoğunlukçu model’ olup, adeta anayasanın boynunda asılı duran bir madalyon gibi; bir yüzü ile ‘otoriteyi’, diğer yüzü ile de ‘demokrasiyi’ simgelemektedir. Otorite olarak ‘devlet iktidarını’, demokrasi olarak mutlak sayısal üstünlüğe olanak sağlayan ‘seçim sandığını’ ifade etmektedir.
Değerlerin hukuka aktarımının siyasal tasarımı “anayasanın kimliği” olarak toplumsal-siyasal yaşamda somutlaşmaktadır. Temel soru, bu kimliğin içinde “yurttaşın” kendini bulup bulamamasıdır. 1982 Anayasası bu soruyu yurttaş için “ödev”, siyasal iktidar için de “vesayet” olarak yanıtlamıştır. Çalışmanın yöneldiği temel hipotez anayasanın patolojik çıkmazında “siyasal iktidar” erkine hükümet edememesi için getirdiği “prangalar” ve nasıl aşılacağı sorunudur.

Anahtar kelimeler: Anayasa, Siyasal iktidar, Kurucu meclis, Siyasal sistem.

‘Shackles of Power’ in the Constitution of 1982 as an Ethical Issue of Politics and Law

Abstract: Formation of a corpus of (written) rules as a basis for organized public life, and in this wise the idea of preventing the arbitrary behavior of the governors and administrators could be considered one of the most important stages of the history of humanity.
Constitutionalist movement in the West is not only a movement through which each state could have a so-called formal constitution, on the contrary it aims to achieve a limited government bounded by the rule of law and supremacy of the constitution. In actuality, the dynamics of political life do not meet the constitutional norms. Generally, the ‘documented results’ of those historical developments take place in political and social life as an ethical issue of politics and law. Just that is the concrete and actual case of the majoritarian model which the Constitution of 1982 produced and transformed into current “regime”, so to say, a medallion around the neck of the constitution, just one side symbolizing the ‘authority’ while the other side ‘democracy’. It reflects authority as ‘state power’, and democracy as “the ballot box’ which allows absolute numerical superiority to majority.
As the “identity of the constitution”, the design of political through which the values transferred into the law becomes concrete in social-political life. The fundamental question is whether “citizens” can find themselves in that identity or not. The Constitution of 1982 responses that question as a “homework” for citizens, and “tutelage” for the political power.
The article ultimately concentrate on the question how the shackles of power pathologically formed in the constitution and the ways to overcome those problems.

Keywords: Constitution, Political power, Constituent assembly, Political system.